Sidebar

21
Cts, Eki

Sosyalist Enternasyonal Genel Sekreteri Luis Ayala, ilk duruşması 24 Temmuz’da başlayacak olan Cumhuriyet Davası öncesinde bir açıklama yayımlayarak tutuklu gazetecilere özgürlük istedi.

Ayala, mesajıyla birlikte DİSK Basın İş’in “Gazetecilere Özgürlük İstiyoruz” yazılı tişörtünü giydiği bir fotoğrafını da paylaştı.

Haksız yere hapse atılmış gazetecilerin yanındayız

“Dünyanın tüm sosyal demokrat ve işçi partilerini kapsayan uluslararası bir örgüt olan sosyalist enternasyonal bugün Türkiye’de halkın haber alma hakkını korumaya çalışırken haksız olarak hapse atılmış gazetecilerin yanındadır” diyen Ayala, basın özgürlüğü ve haber alma hakkının tüm demokratik sistemlerin en temel direklerinden olduğunu belirtti.

Tüm gazetecilerin serbest bırakılmasını istiyoruz

Basın özgürlüğü ve haber alma hakkı olmadan demokratik bir hükümet etme biçiminin mümkün olamayacağını vurgulayan Ayala, açıklamasını şöyle sürdürdü:

“İfade özgürlüğü ve ifade özgürlüğünün temelini oluşturan özgür basın uluslararası insan hakları beyannamesinin 19. maddesinde en temel insan haklarından biri olarak belirtilmiştir ve bu hak dünyanın tüm ulusları tarafından gözetilmelidir.”

“Biz Türkiye’de tutuklu olan tüm gazetecilerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz; tutuklu gazeteciler özgürleşene kadar çabalarımız sürecektir.”

Yeni umutlarla yeni bir yıla girdiğimiz ilk saatlerde Reina’da gerçekleşen katliam sonrasında Okmeydanı’nda bir kahvede laiklik mücadelesine çağıran konuşmalar yaptığı için, sendikamız DİSK Basın-İş üyesi Ayşegül Başar bu sabah evine gerçekleşen polis baskınıyla gözaltına alındı. Kulaksız karakolunda tutulan Başar hakkında savcılığın 5 günlük gözaltı süresi verdiğini, Başar’la birlikte kahvede konuşma yapan diğer iki kişinin ise emniyet tarafından arandığını öğrendik.

Reina’da gerçekleşen katliamın sorumlusu ya da sorumluları halen yakalanamamışken kendi mahallesinde yaşayanlara laikliğe sahip çıkma çağrısı yapan genç bir meslektaşımızı gözaltına almak Emniyet güçleri ve İçişleri Bakanlığı’nın nerede yanlış yaptığını göstermektedir. Ayşegül Başar ve arkadaşlarına yönelik gözaltı uygulaması iktidarın düşünce ve ifade özgürlüğünü hiçe sayarak gerçekleri susturmak için giriştiği ve onlarca gazetecinin de haberleri nedeniyle dahil edildiği sayısız hukuki, polisiye operasyondan farklı değildir. Katliamlar karşısında suskunluğunu koruyarak kınamaktan ötesini yapmayan iktidarın laikliğe sahip çıkılmasını suçmuş gibi göstererek bu çağrıyı yapan bir gazeteciyi gözaltına almasını kabul edilmez buluyoruz.

Reina’da katledilen yurttaşlarımızın acısını yüreğimizde hissederek yakınlarına baş sağlığı diliyoruz. Üyemiz Ayşegül Başar’ın bir an önce serbest bırakılmasını istiyor, İçişleri Bakanlığı ve Emniyeti katliam karşısında tepkilerini dile getirenleri yakalamak yerine katliama zemin hazırlayan ve sorumluluğu olanları açığa çıkarma konusunda gayret göstermelerini bekliyoruz.

İktidar basın ve ifade özgürlüğüne yönelik saldırılarına her gün bir yenisini ekliyor. imc TV, Hayat TV, Dicle Haber Ajansı, Jin Haber Ajansı ve daha bir çoğu arka arkaya kapatıldı. Bugün ise sıra Cumhuriyet gazetesine geldi.

Önce cemaate yakın olduğu iddia edilen yayın organları, ardından Kürt medyası ve sosyalist yayınlar son olarak da muhalif çizgisi ile bilinen Cumhuriyet gazetesi AKP'nin hedefi oldu. Darbe girişimi bahanesiyle ilan edilen OHAL, AKP'nin tüm muhalefeti baskı altına almasına yarıyor. İktidar istiyor ki, en ufak bir muhalif ses çıkmasın.

Her eylem sonrası devlet yetkililerinin ağzından eksik etmediği bir söz vardır; "Bundan kim fayda sağlıyorsa fail de o dur". Şimdi soruyoruz, 15 Temmuz'dan kim fayda sağlıyor?

Düşünce ve ifade özgürlüğü evrensel bir haktır. Haberin özgürce ulaştırılamdığı bir ülkede düşünce ve ifade özgürlüğünden de söz edilemez.

Abdülhamid taklitçilerine hatırlatalım, kanalları, gazeteleri kapatabilirsiniz, ama susturmazsınız.

Herkesi haber alma ve yayma hakkına sahip çıkmaya çağırıyoruz.

DİSK Basın-İş

Meslektaşı Halil İbrahim Polat ile birlikte 23 Ağustos’tan Mersin’de haber takibi yaparken gözaltına alınan ve 16 gün gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakılan Evrensel Gazetesi muhabiri Cemil Uğur, savcının karara itiraz etmesinin ardından tutuklandı. İki gazeteci Öcalan için düzenlenen nöbet eylemini takip ederken polisin eyleme saldırmasının ardından gözaltına alınmış, adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı. Önceki gün denetim için gittiği karakolda hakkında yakalama kararı çıkarıldığını öğrenen Uğur, dün ‘örgüt üyeliği’ ve ‘örgüt propagandası’ suçlamasıyla tutuklandı.

Adana’da 28 Eylül’de yapılan ev operasyonunda gözaltına alınan Etkin Haber Ajansı (ETHA) muhabiri Mehmet Anıl, “örgüt üyeliği” iddiasıyla sorgu hakimliğine sevk edildi.

Meslektaşlarımızı özgürlüklerinden mahrum bırakan bu yargı kararı, gazetecilik faaliyetinin kendisini suç haline getirme niyeti taşımaktadır. Haber takibi yapmayı örgüt üyeliği, örgüt propagandası suçu sayanlar halkın haber alma hakkını yok sayarken bir yandan da gazeteciler üzerindeki baskı ve korku kuşatmasını güçlendirmeyi istemektedir.

Meslektaşımız Cemil Uğur, Mehmet Anıl ve gazetecilik faaliyeti suç olarak gösterilen hapisteki tüm gazetecilerin serbest bırakılması talebimizi bir kez daha dile getiriyoruz. Bu ağır baskı koşullarında basın ve ifade özgürlüğü hakkı için direnmeye, mesleğimizi onurla yerine getirmeye devam edeceğiz.

DİSK Basın-İş

Darbecilerle mücadele adı altında toplumsal muhalefete, gericilikle mücadele edenlere karşı yeni bir zulüm dönemindeyiz. OHAL olarak kodlanan bu dönemde Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile süren saldırı dalgalarında muhalifler, gericiliğe karşı mücadele edenler, insan hakları savunucuları, gazeteciler, eğitim emekçileri, akademisyenler, yazarlar Cemaatçi torbasına doldurup açığa alınıyor, ihraç ediliyor, kıdem tazminatsız işten çıkarılıyor, işsizlik maaşından mahrum bıraktırılıyor, hapse atılıyor, işkencelere maruz kalıyor. OHAL kararnameleriyle keyfiliğin egemen olduğu baskı rejimiyle korku çemberi yaratılmış oldu. OHAL’ in ulusal ve uluslararası hukukta kabul edilmiş olan standartlara uygun olarak sürdürülmesi verili hukuk düzeninin gereğidir. Oysa içinde bulunduğumuz OLAĞANDIŞI durum ile 1983 tarihinde yani doğrudan 12 Eylül Askeri Darbe döneminde bizzat darbeyi pekiştirmek amacıyla çıkarılan "OLAĞANÜSTÜ HAL KANUNU"na dayanarak baş etmek olanaksızdır.  Çünkü askeri darbe girişimleri askeri darbe döneminin zihniyeti ve kanunları ile ortadan kaldırılamaz, aksine askeri darbe dönemlerinin zihniyeti daha da pekiştirilir. Anayasa, AİHS, kişisel ve siyasal haklar uluslararası sözleşmesi hukuksal çerçeveyi oluşturmaktadır. Şu ana kadar 8 Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yayınlandı. Anayasa 121. Maddeye göre amir hükümdür; OHAL KHK’nin yayınlandığı gün Meclis denetiminden geçmesi gerektiği halde şu ana kadar hiçbir kararname meclis denetiminden geçmemiştir.

OHAL ilanının hukuka uygunluğu usul, yer, süre ve sebep unsurları açısından irdelendiğinde şu halen hukuka uygun bir OHAL bulunmamaktadır.

OHAL sürecinde; Resmi yetkililerin çeşitli tarihlerde yapmış oldukları açıklamalardan elde edilen ve artarak değişen verilerine göre ilk elli günde; 40.000 gözaltı, 20.000 tutuklama yapıldı. 80.000 çalışan açığa alındı. 45 gazete, 24 radyo, 18 TV, 15 dergi, 29 yayınevi, 3 haber ajansı kapatıldı.100 gazeteci gözaltına alındı. 37 gazeteci tutuklandı (bugün itibarıyla 93 gazeteci halen tutukludur). 28 belediyeye kayyum atandı. Bazı şehirlerde Kürt muhtarlar görevden alındı. (*)

Memleket hukuk kurallarına göre değil iktidar partisinin yöneticilerinin çıkarlarına göre yönetiliyor.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında memleket bir avuç bakanın imzasıyla ve tek merkezden belirlenen kanun hükmünde kararnameler vasıtasıyla yönetiliyor. Olağanüstü hal (OHAL) adı altında halk tarafından seçilen belediyelere kayyumlar atanıyor. Parlamento, yargı devre dışı bırakılmış durumda. Olup biteni haber yapan basın susturuluyor, halkın haber alma hakkı gasp ediliyor.

OHAL’in ardından çıkarılan KHK’ler ile bu zamana kadar 154 basın kuruluşu kapatıldı. 3000’den fazla basın emekçisi işsiz bırakıldı. Bu emekçiler işsizlik maaşından yoksun bir şekilde ve kıdem tazminatları verilmeden işten çıkarıldığı gibi dava açma yolu da, alacaklarının tahsili de “çalıştıkları kurumlar hazineye devredilerek” gasp edildi.

Kapatılan basın kuruluşlarının büyük kısmını Cemaate yakınlığıyla bilinen kuruluşlar oluştursa da geri kalanını Kürt halkının ve ezilen halkların taleplerini dile getiren, halkın haber alma hakkını savunan ve gerçekleri yazmaya gayret eden basın kuruluşları oluşturmaktadır.

Gerçekleri yazan basın kurumlarının kapatılması AKP iktidarının halk üzerindeki baskılarını artıracağına dönük bir işarettir.

AKP, Cizre bodrumlarında katledilen sivillerin, cihatçı katillere silah gönderen MİT tırlarının, seçimlerde yapılan hilelerin düzenlerin, Roboski katliamı, buzdolaplarında bekletilen çocuk bedenleri, gözaltında kayıpların, Ankara Katliamı’nın, Antep patlamasının ve diğer katliamların kimlerin işine yaradığını, nasıl “görmezden gelindiğinin”, nasıl “önünün açıldığının”, Soma katliamının AKP’nin emek rejiminin bir sonucu olduğunu, iş cinayetinin göz göre göre nasıl geldiğini, 17 bin işçinin AKP döneminde iş cinayetlerinde hayatını kaybettiğinin, grevlere bakanların müdahale ettiğinin, sendikalı olduğu için işten çıkarılanların olduğunu, depremlerden sonra kimlerin milyarder olduğunun,  egemenler tarafından kentlerin nasıl bölüşüldüğünün haberlerinin yapılmasını istememektedir.

Bu haberlere neden olanların değil, bu haberleri yapanların hapse atıldığı, işten atıldığı bir dönemde baskılar sadece basın emekçilerine yönelik değildir.

Gerici eğitim sistemine karşı mücadele eden Eğitim Sen üyesi eğitim emekçileri başta olmak üzere halka hizmet üreten KESK üyesi kamu emekçileri de saldırı ve baskılara maruz kalıyor.

1 Eylül günü çıkarılan 672 sayılı KHK ile KESK üyesi 200 kamu emekçisi kamudan ihraç edildi. Okulların açılmasına az bir zaman kala 9.800’ü KESK Eğitim Sen üyesi olmak üzere 11.301 eğitim emekçisi açığa alındı.

Kamudan ihraçlar konusunda saray rejimi bile “at izi it izine karıştı” tespitinde bulunsa da aynı kervanı eğitim alanında mülakat yöntemiyle yeniden üretmekten geri kalmıyor. Milli Eğitim’in yeni öğretmen alma kriteri olan mülakatlar yeni on binlerce mağdur eğitim emekçisi üretiyor, yetenek, liyakat gibi yöntemler yerine mülakat yöntemleri kullanılarak iktidar partisinin çıkarına uygun kişiler memurluklara atanıyor.

Bizler, gerçekleri yazdığı için hapse atılan tüm gazetecilerin, yazarların; gericiliğin karanlığına karşı bilimsel bilgiyi öğrettiği için içeride olan tüm akademisyenlerin serbest bırakılmasını; gerici eğitim sistemine karşı aydınlık bir ülke mücadelesi verdiği için açığa alınan, ihraç edilen tüm eğitim emekçilerinin, kurumu kapatıldığı için Cemaatin tetikçiliğini yapmadığı halde işten çıkarılan basın emekçilerinin işlerine geri iade edilmesini istiyoruz.

Tüm bunlar için Adalet ve Özgürlük istiyoruz.

Bu nedenle 6 Ekim 2016 Perşembe günü saat 12.30 – 13.30 arasında Çağlayan Adliyesi önünde ADALET ve ÖZGÜRLÜK talebimizi yükselteceğiz.  Adalet ve Özgürlük talebimizi 18 Ekim Salı tarihinden itibaren her Salı Çağlayan Adliyesi önünde duyurmaya devam edeceğiz. Her buluşmamızda o hafta yapılan saldırıları dile getirecek, bir sonraki hafta görülecek duruşmalara çağrı yapacağız.

ADALET ve ÖZGÜRLÜK İSTİYORUZ

 

(*) İHD verileri

Diğer Makaleler...