Sidebar

23
Pzt, Eki

'1 Ocak: 31 gazeteci yeni yılı hapishanelerde karşıladı!” Ne yazık ki şimdi bu sayının üç katından fazla gazeteci hapishanelerde.'

Gerçek manada gazetecilik bu topraklarda hep zorlu bir meslek oldu. Cumhuriyet öncesi ya da Cumhuriyet döneminde gazeteciliğin tarihi aynı zamanda öldürülen ve tutuklanan gazetecilerin, baskının, sansürün ve oto sansürün tarihidir aynı zamanda. Bu konuda uzun uzun yazılıp tartışılabilir ama bu kadar geri gitmeye gerek yok. Günümüzde gazeteciler bu baskıyı tüm ağırlığıyla üzerinde hissediyor. 

KCK ve Ergenekon operasyonlarında tutuklanan gazeteciler, ya da Haziran isyanı sırasında güvenlik güçlerinin doğrudan hedefi haline gelen gazeteciler yeterli örneklerdir sanırım. 

IŞİD'in Kobani'ye saldırısıyla başlayan süreçte de gazeteciler yeniden hedef haline geldi.

IŞİD Kobani'den önce Şengal ve Mahmur'a saldırdığında, çalıştığım kanaldan (İMC) gerçekleri kamuoyuna duyurmaya çalıştık. Şengal'de sadece üç gazeteci vardı ve bu üç gazeteci ile telefon bağlantıları kurarak orada yaşananları öğrendik. Bu üç arkadaş günlerce dağa sığınan Ezidilerle birlikte açıkta yaşadılar. Onlarla birlikte aç ve susuz kaldılar. Şengal Dağı'nda bulunanların ve Ezidi göçünü yakından takip eden gazeteci arkadaşların yaşadığı travmanın büyüklüğünü daha sonra yaptığımız görüşmelerde anladık. Çoğu çocuk ve kadın birçok ölüme tanıklık etmişlerdi. Bu gazeteci arkadaşlar IŞİD terörünü Ezidi halkıyla birlikte yaşdılar.

Bu süreçte en acı olayı ise IŞİD'in Mahmur kampına yönelik saldırıda yaşadık. Cihatçı çeteler binlerce sivilin yaşadığı kampa saldırdığında orada olanları Deniz Fırat'tan öğrendik. Kamp boşaltılmış ve IŞİD'le yoğun çatışmalar başlamıştı. 8 Ağustos'taki 13.00 bülteninde telefonla bağlandığımız gazeteci Deniz Fırat kampta yaşananları anlatırken arkadan silah sesleri duyuyorduk. Editör arkadaşımız Deniz Fırat'ı 14.00 civarında tekrar arayarak 15.00 bültenine bağlanıp bağlanamayacağını sordu. Deniz, yoğun çatışmaların yaşandığını, telefonun zaman zaman kesildiğini anlatarak bağlantı olasılığının güç olduğunu söyledi. 15.00 bülteni için aradığımızda ulaşamadık. Yaklaşık bir saat sonra sevgili Deniz Fırat'ın ölüm haberini aldık. Gözüpek gazeteci arkadaşımız, çatışmaları görüntülerken vücuduna isabet eden şarapnel parçalarıyla yaşamını yitirmişti. 

İktidara göre Deniz Fırat bir gazeteci değildi. Ama onlara göre KCK, Ergenekon ya da birçok sol örgüt davasında tutukladıkları gazeteciler de gazeteci değildi. Sadece sesinden tanıdığım Deniz Fırat, kamuoyuna hakikatleri anlatmak için ölümü bile göze alabilecek gözüpeklikte gerçek bir gazeteciydi. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Yaklaşık bir ay sonra IŞİD'in hedefi bu kez Kobani'ydi. Rojova'nın bu yalıtılmış kantonunun tek bağlantısı Suruç sınırıydı. 14 Eylül'de yoğunlaşan saldırının ardından binlerce Kobanili Suruç sınırına yığıldı. Suruçlular da akrabalarına destek için sınırdaydı. Tabii ki güvenlik güçleri de... İnanılmaz bir görüntü vardı. Binlerce insan sınırdan içeri geçmek istiyor ancak güvenlik güçleri buna izin vermiyordu. Canlı yayındaydık. Her kanalda olduğu gibi önümüzdeki monütörlerden diğer televizyon kanallarını da izliyorduk. NTV, CNN, HaberTürk gibi birçok kanal canlı yayın araçlarıyla oradaydı ama sınırdaki dramı canlı yayınlamakta tereddütlüydüler. Bir süre sonra IŞİD zulmünden kaçan insanların üzerine, yani sınırın öbür tarafına gaz bombaları yağdırılmaya başlandı. Bu rezalet, diğer kanallar tarafından yayınlanmadı ya da yayınlanamadı. 

Saatlerce çoluk çocuk yüzlerce insan gaza boğulduktan sonra bu tarafa geçişe izin verildi. İşte o an bütün kanallar canlı yayına geçti, ve neredeyse aynı KJ ile: Sınırı açtık... Her biri adeta devletin resmi kanalıydı...

Binlerce insanın Suruç'a geçmesi, yaşlıları ve çocukları bırakanların tekrar dönmek istemesi ve devlet yetkililerin en hafif deyimle süreci iyi yönetememesi sürekli gerginlik yaşanmasına neden oldu. Haftalarca Suruç sınırı gaza boğuldu, plastik mermiler atıldı, zaman zaman gerçek silah sesleri de duyuldu. Tabii bu saldırılardan gazeteciler de nasibini alıyordu. Olay kısa sürede gazetecilerin direkt hedef alınmasına dönüştü. İMC ve DİHA'nın canlı yayın araçlarına bu saldırılar sırasında gaz bombası isabet etti. 

Etmanek köyünde Kobani ile dayanışmaya gelenlere ve gazetecilere gaz bombalı saldırı düzenlendi. Bu sırada anons çeken, BBC muhabiri Paul Adams'ın üzerine hedef gözetilerek gaz bombası atıldı. Adams'ın sığındığı BBC ekibinin aracına da hedef gözetilerek gaz bombası atıldı. Araçta yangın çıktı. Bu anlar ünlü İngiliz kanalının haber bültenlerinde yayınlandı.

Sahada çalışan gazeteciler, güvenlik güçlerinin çifte standart uyguladığının da tanığı oldu. Bazı kanal ve ajanslara daha töleranslı davranılırken, muhalif kanal ve gazetecilere ise şiddet uyguladı. 

Yasaklı ilan edilen veya edilmeyen bölgelere bazı kanalların kameralarının geçişine izin verilirken, birçok gazetecinin geçişine izin verilmedi. Güvenlik güçlerinin basına yönelik bir başka engellemesi ise sarı basın kartı zorunluluğu oldu. Birçok ajans, kanal ve gazetenin kurumsal kimlikleri geçerli sayılmadı.

Hemen her müdahalede gazetecilere ağır küfürler edildiği de bölgede çalışan gazeteci arkadaşların anlattıkları arasında. 

Bu şiddet zaman zaman dayağa kadar vardı. Peşmerge geçişini görüntülemek isteyen Kürdistan TV muhabiri ve kameramanı dövüldü. Aynı olayda Suruç Belediyesi'nin basın danışmanı da tartaklandı. Bu üç gazeteci Çevik Kuvvet tarafından bir gece gözaltında tutuldu.

Gazetecilere yönelik baskı Kobanilileri de kapsıyordu. Sınırı geçen grup arasında yer alan 20 Kobanili gazeteci 15 gün gözaltında tutuldu. Ancak devlet gazetecilerin gözaltında olmadığını, misafir olduklarını iddia etti. Gazeteciler ancak 15 gün sonra tutuldukları yerden bırakıldı. 

Kobani'ye geçebilen gazetecilere ise dönüşte zorluklar çıkarıldı. Gazeteci Esra Çiftçi'nin Kobani'de bir havan topu saldırısı sırasında kolu kırıldı. Çiftçi yaralı halde sınırda üç saat bekletildi. Bu yazının yazıldığı sırada Kobani'de iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar gazeteci bulunuyor. Ancak yaygın medya onların geçtiği haberlere kapalı. Örneğin, ölüm riskiyle haber yapan bu gazeteciler kantonda hala çok sayıda sivilin yaşadığını aktarıyor, bunu görüntüleriyle de kanıtlıyor. Ancak merkez ve yandaş medya Türk yetkililerin "Kobani'de sivil yok" açıklamalarını yayınlamayı tercih ediyor.

Gazetecilere yönelik bu "rutin" baskıların dışında Kobani direnişi Türkiye basını için başka bir anlam da taşıyor bana göre. Savaşın çıplak gözle göründüğü Suruç'ta hemen her kanalın canlı yayın aracı ve muhabiri bulunuyor. Dumanların yükseldiği, harabeye dönmüş Kobani'yi arkalarına alan muhabirler çelik yelek ve çelik kasklarla yayın yapıyor. Aslında bir süredir Türkiye toprakları içinde savaş muhabirliği yapılıyor.