Sidebar

21
Cts, Tem

8 Mart Dünya Kadınlar günü bu yıl kadın düşmanlarına karşı dünyanın dört bir yanından yükselen Uluslararası Kadın Grevi ile güçleniyor. Kadınlar dünyanın her yerinde insancıl politikalar yerine savaş politikalarına ağırlık veren, arka planını erkek egemenliği ve muhafazakar ideolojinin oluşturduğu zehirli bir dille yaşama, doğaya, kadınlara saldıran erkeklere dur diyecek. Yaşadıkları coğrafya ve isimleri değişse de bu iktidar odaklarının hemen hemen hepsi benzer bir karaktere sahip. Yeşil yerine betonu seven, yaşam yerine ölümü kutsayan, her türlü zorbalığı vatanseverlikle açıklamaya çalışan bu tek adamların en belirgin özelliklerinden biri de basın ve ifade özgürlüğüne düşman olmaları. Kendilerini eleştiren basın kuruluşlarını kimisi tehdit ediyor, kimisi beyaz sarayına almıyor kimisi ise sahip olduğu “olağanüstü güçlerle” bir kalemde kapatıyor. İşi gazetecileri tutuklamaya kadar vardıranlar da yok değil.

Mesela bu “Tek Adam”lardan birisinin yönettiği ülkede şu anda hapiste 125 gazeteci bulunuyor. [1] Bu gazetecilerin 11’i kadın. Dünyanın dört bir yanında kadınlar sokaklarda kendileri için özgürlük isterken gazeteciler; Aslı Ceren Aslan, Ayşenur Parıldak, Ceren Taşkın, Hanım Büşra Erdal, Hatice Duman, Hülya Karakaya, Mizgin Çay, Nazlı Ilıcak, Perihan Kara, Rabia Özkaya, Şerife Oruç Türkiye’nin farklı hapishanelerinde ancak havalandırmadan gökyüzüne bakabilecek. Sadece gazetecilik yaptıkları için, yaptıkları haberler suç delili sayıldığı için “terör örgütüne üye olmak, örgüt propagandası yapmak” gibi suçlamalarla tutuldukları hapishanelerde, yaşadıkları ülkeyi kadınlar, LGBTİ’ler, doğa ve yaşam savunucuları, işçiler için cehenneme çevirenlere karşı yürüyen kadınlarla yalnızca aynı göğü paylaşmakla yetinecekler. Ama dışarıdaki kadınların yapabilecekleri var. Kadınlar hem onlar hem kendileri için özgürlük isteyebilir.

Onlar gibi hapiste olmasalar da yüzlerce kadın gazeteci de 8 Mart’ı işsiz ya da işsiz kalma korkusuyla sesi kısılmış olarak karşılayacak. OHAL’in verdiği yetkiyle iktidar tarafından Temmuz 2016’dan bugüne 160’dan fazla medya kurumu kapatıldı. 2 binden fazla gazeteci işsiz kaldı. Birçok medya kurumu ise iktidar baskısına boyun eğerek kapatılmamayı umuyor.  İşsiz bırakılan gazetecilerle, kapatılan TV, radyo ve gazetelerle beraber toplumun farklı kesimlerinin sesi kısıldı. En çok da kadınların. Süren kadın direnişleri, kadınların dertleri, gündeme gelen yeni yasa ve uygulamaların kadınlara dair etkilerini anlatan programların yapıldığı kanallar kapatılırken TV ekranlarında “makbul kadınlık” imajının yeniden üretildiği programlar yer alıyor. İktidarın her uygulamasını kadınlara “müjde” olarak sunan haber bültenleri, gazeteler evlerimize ulaşıyor. Ve biz tüm “Tek Adam”ların istediği gibi biraz daha görünmez oluyoruz.

8 Mart 2017 tüm dünyada kadınların kendilerini yok sayanlara, yaşadıkları çifte sömürüyü katmerlendirenlere, bedenleri, annelikleri, kadınlıkları üzerinde iktidarlarını tesis etmek isteyenlere dur diyecekleri bir gün. Basın ve ifade özgürlüğü ise bu mücadelenin çok uzağında değil tam tersine odağında yer alacak bir gündem. Siyasi görüşü, geçmişi ne olursa olsun gazetecilerin yaptıkları haberler, yazdıkları yazılar nedeniyle tutuklanması, gazetecilik mesleğinin suçmuş gibi gösterilmesi kadınları düşman belleyen tek adamların kendilerini aynı zamanda bu ülkenin ekranlarında, radyolarında, gazetelerinde “tek ses” haline getirme arzusunun gereğidir. Kendi kadın düşmanı politikalarını bir yandan akladıkları bir yandan da onu ideolojik olarak güçlendirdikleri yeniden ürettikleri havuz, yandaş adına ne dersek diyelim basın diyemeyeceğimiz bir takım mecralarda kadınlar adına konuşanları susturmak için, kendi sesimizi duyurmak renklerimizi göstermek için bu yıl 8 Mart’ta hapisteki kadın gazetecileri de selamlamanın tam zamanı.

8 Mart Dünya Kadınlar gününde “emeğimiz bedenimiz kimliğimiz bizimdir” diyebileceğimiz bir medya için hapishanedeki tüm gazetecilere özgürlük. Aslı Ceren, Ayşenur, Ceren, Hanım Büşra, Hatice, Hülya, Mizgin, Nazlı, Perihan, Rabia ve Şerife’ye selam; Özgürlüğe hasret; başkanlığa “hayır”!

[1] http://www.diskbasinis.org/index.php/tr/haber/hapisteki-gazeteciler

 

Basın kurumlarını kapatarak muhalefeti susturmak isteyenlerin aczi, ezilenlerin yok sayılanların “buradayız” diyeceği yaratıcı eylemlerle ortaya çıkacaktır. Artık eylem yapmanın anlamı kendi eylemini duyurmayı kapsayacak biçimde genişlemiştir.

Gazeteci Cahit Mervan, Ocak 2012’de Roj TV’nin Türkiye’nin talebi üzerine Eutelsat tarafından yayınının durdurulduğu günlerde şu anekdotu aktarır: “1999 yılın baharında MED TV'nin ekranını karartıldığı an, stüdyoyu dolduran yüzlerce insan gözyaşları arasında gazeteci Burhan Karadeniz "Şimdi her Kürdün evinden bir cenaze kalktı" der.”

Halkın Sesi Gazetesi'nin 149’uncu sayısında hükümetin Kürt sorununda benimsediği savaş politikalarının bir sonucu olarak Roj TV’nin kapatılması hamlesini değerlendirirken TV kapatmanın bir halk açısından ne anlama geldiğini bu vurucu benzetmeden yola çıkarak değerlendirmiştik. Aradan geçen 4 yılda iktidarın basına yönelik baskı sansür ve zor uygulamaları yeni araç yöntem ve uygulamalarla çeşitlendi. TV ve Radyo kanallarının kapatılması uygulaması ise vazgeçilmez bir yöntem olarak halen benimseniyor.

Olağanüstü Hal İlanının ardından temmuz ayında Cemaatle ilişkisi olduğu gerekçesiyle 45’i gazete, 16’sı TV kanalı, 16’sı dergi, 3’ü haber ajansı, 23’ü radyo kanalı olmak üzere toplam 103 yayın kuruluşlu kapatılmıştı. Ağustos ayı itibariyle hükümet OHAL’in kendine tanıdığı basın kurumlarını kapatma yetkisini evvel ve ezel düşmanı olarak gördüğü sosyalist hareket ve Kürt hareketi için kullanmaya başladı. Önce Özgür Gündem gazetesi kapatıldı ve polis baskınına uğradı, ardından Diyarbakır’da Azadiya Welat gazetesi ve DİHA bürolarına polis baskını gerçekleşti. Bu baskınların yanı sıra Özgür Gündem ile dayanışma göstermek için gazetede birer gün eşgenel yayın yönetmeni olarak çalışan 50’den fazla gazeteci, aydın ve siyasi Eylül ayı içerisinde yargılanmaya başlandı. Gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü Zana Kaya ve Genel Yayın Yönetmeni İnan Kızılkaya ise Ağustos ayından beri tutuklu olarak Silivri Hapishanesi’nde...

Bu sansür ve kuşatma dalgası 26 Eylül’de yayımlanan KHK ile genişledi. Hükümet aralarında İMC TV, Zarok TV, Hayatın Sesi TV, TV10’un bulunduğu 12 TV kanalını, Özgür Radyo ve Yön Radyo’nun bulunduğu 11 radyoyu kapattı. Kapatma kararı sonrası basın kurumları tek tek polis tarafından basılarak mühürlendi. Özgür Radyo’nun kapatılmasına direnen gazetenin 18 emekçisi polis tarafından darp edilerek gözaltına alındı. Kapatmalara karşı çok sayıda dayanışma eylemi düzenlendi.

KAPATILAN MEDYA SESİ KISILAN BİZ

Tüm bu TV ve Radyo kapatılmaları ile 3 bin basın emekçisi işsiz kaldı. İşin bu kısmı basın örgütlerinin, bu iş kolunda örgütlü başta sendikam DİSK Basın - İş olmak üzere basın işkolundaki sendikaların öncelikli gündemi. Fakat bu noktada gözden kaçmaması gereken nokta TV, Radyo ve gazete kapatmalarının ardındaki asıl hedefin kim olduğu. Basına yönelik sansür ancak bu kapatmalarla hedef alınanların sahneye çıkarak hükümsüz hale getirebileceği bir uygulama.

Çünkü kapatılan basın kuruluşları Türkiye’de sesi duyulmayanların sesi olan kurumlar. Herşeyden önce muhalefetin egemen medya tarafından yok sayılan eylem, etkinlik ve sorunlarını gündemlerine alan kurumlar. Dahası kimisi Alevilerin, kimisi Kürtlerin, kimisi kadınların kimisi işçilerin sonuç olarak hepsi de bu ülkede yok sayılan, sesi kısılmak istenenlerin sesiydi. Mikrofonlarını bu kesimlere uzatan, onları stüdyolarına konuk eden yayın organlarıydı. Bu nedenle kapatma kararı hükümetin TV kumandasının power düğmesine basarak muhalefetten kurtulabileceğini sandığı “muhteşem” planının parçası.

İktidar içinden geçtiğimiz teknoloji ve iletişim çağında, TV, radyo kapatma gibi ilkel uygulamalarla aslında aczini göstermektedir. İnternetten canlı yayın yapılabilen, sosyal medya aracılığıyla haber ve bilginin saniyeler içinde yaygınlaştığı bir dönemde basın kurumlarını kapatmak yaşamın ve direnişin bilgisinin paylaşılmasına karşı takılmış bir çelmedir. Ama direnişin sesini duyurmak isteyenler bu çelmeden sonra hızla kalkarak koşuya devam etme imkanına da kararlılığına da sahiptir.

EYLEMİMİZ NE ZAMAN TAMAMLANIR?

Tarihsel olarak basın ve ifade özgürlüğü demokrasinin önemli bir bileşeni olmuştur. Fakat bugün basın ve ifade özgürlüğü aynı zamanda başımızdaki bu zorba diktanın parçalanmasında bir destek unsuru değil, aktif bir çatışma cephesi olarak görülmelidir. Duvar gazeteleri yapıp asmak, belki bir duvar yazısı ya da haberleri duyurmak için yapılacak herhangi bir aksiyon, yaptığımız basın açıklamaları, düzenlediğimiz mitingler, gerçekleştirdiğimiz her türden eylem kadar etkili ve önemlidir. Kendi mahallelerimizde halkın medyasını kurmanın belki de tam zamanıdır. Artık eylemimiz sadece eylem yaptığımız andan ibaret olmayıp onun bilgisini paylaştığımız, varlığını anlattığımız basın yayın çalışmalarını ve duyuruları da kapsayacak biçimde bir anlam genişlemesi yaşıyor.

İktidar elindeki imkanları kullanarak bizi yok etmek istiyor. Sesi duyulmayan, renkleri görünmeyen, varlığı bilinmeyenler haline getirmek istiyor. Kısaca ekranlarımızı karartarak, radyolarımızı kapatarak muhalefetin üstüne bir örtü örteceğine inanıyor. Oysa biz varlığımızı gösterecek “İşte buradayız” diyecek bir mecra bulacak kadar yaratıcı ve becerikliyiz. Şimdi devrimci ve yaratıcı yollar bulmak üzere harekete geçme zamanı.

Taraf Gazetesi, aylardır birikmiş ücretlerini talep eden basın emekçilerini işten attı. Sendikamız DİSK Basın İş’in gazetedeki üye ve diğer çalışanların alacaklarının ödenmesi için gerçekleştirdiği görüşme ve girişimlereyse önce oyalama sonra yok sayma taktiği ile karşılık verdi.

2009’da “Kendini padişah olarak görmek istiyor” dediğin kişi için 2013’te “Türkiye’nin ilelebet ve ebedi başkanıdır” diyorsan bunun elbette bir ödülü olacaktır. Tahminen “Soylu’ya bir Bakanlık verile” denilmiş ve kendisine Çalışma Bakanlığı kalmıştır

Diğer Makaleler...