2009’da “Kendini padişah olarak görmek istiyor” dediğin kişi için 2013’te “Türkiye’nin ilelebet ve ebedi başkanıdır” diyorsan bunun elbette bir ödülü olacaktır. Tahminen “Soylu’ya bir Bakanlık verile” denilmiş ve kendisine Çalışma Bakanlığı kalmıştır

 

“Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun” şu ifadelerle başlar: “Bu Kanunun amacı, çalışma hayatını, işçi-işveren ilişkilerini, iş sağlığı ve güvenliğini düzenlemek, denetlemek ve sosyal güvenlik imkânını sağlamak, bu imkânı yaygınlaştırmak ve geliştirmek, yurt dışında çalışan işçilerimizin çalışma hayatından doğan hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı kurulmasını sağlamak, teşkilât ve görevlerine ilişkin esasları düzenlemektir.”

Kanunda yazılı bu amaca uygun çalışmalar yürütecek bir Bakan bulmak çok da zor bir iş değil. Normal şartlar altında bu konularda asgari bir eğitim almış, tecrübesi olan biri aranır. Yine normal şartlar altında sendikalardan, Bakanlığın alt birimlerinden veya “iş dünyasından” gelmiş isimler bu makam için tercih edilir. Ama ‘normal şartların’ pek geçerli olmadığı Türkiye Cumhuriyetinin 64’üncü hükümeti için bu Bakanlığa layık bulundan isim geçtiğimiz hafta açıklandı: Süleyman Soylu!

Selef Faruk Çelik, halefine koltuğu devrederken “O’nun tecrübesiyle çalışma hayatına çok önemli katkılar sunacağına inanıyorum.”

Faruk Çelik’in “Çok önemli katkılar” derken neyi kastettiğini, hükümet programından ve bu hükümetin takip edeceği “Orta Vadeli Plan” ile Ulusal İstihdam Stratejisi”nden çıkartabiliyoruz. “Çok önemli katkı” dedikleri, daha esnek bir çalışma yaşamı, daha güvencesiz işçi sınıfı ve daha ucuz emek ile sermayeye daha “iyi” bir “yatırım ortamı” ve “rekabet gücü” kazandırmak. Bu az buçuk okur yazarlık ile gayet net anlaşılabiliyor ancak Çelik’in “tecrübe” derken neyi kastettiğini anlayabilen beri gelsin.

Süleyman Soylu’nun kendi sitesindeki özgeçmişinden dahi bu “tecrübe”nin ne olduğunu anlamak mümkün değil. Doğal olarak biraz olsun bu tecrübeleri anlayabilmek için “google” yöntemine başvurmak kalıyor. Ancak maalesef “sigorta acenteliği” dışında bir “tecrübe” ile de karşılaşamıyor, Soylu’yu Bakanlığa götüren sürecin izlerini ancak kendi siyasi macerasında bulabiliyoruz.

2008’de “Bu ülkenin herkese çatan ve kaos yaratan bir Başbakanı var”, 2009’da “Kendini padişah olarak görmek istiyor” dediğin kişi için 2013’te “Türkiye’nin ilelebet ve ebedi başkanıdır” diyorsan bunun elbette bir ödülü olacaktır. AKP’nin “sağı birleştirme” projesinde bir elinde sopa varken öbür elindeki havucu bilmeyen yok. Aylar önce “Vallahi de billahi de o TIR’lar Türkmenlere gitmiyordu” diyen biri, “Vallahi de billahi de Türkmenlere gidiyordu” diyen bir Başbakan’ın Yardımcılığı görevine getiriliyorsa Soylu’nun ödülü az bile!

Ancak AKP’in sağdan devşirme isimlere cömertliği tabii ki “koltuk” ile sınırlı değil. Süleyman Soylu’nun 2008’de “Paçalarından yolsuzluk akıyor” dediği bir örgütün dört yıl sonra yönetimine getirilmesi dışında başkaca olası ödüller de söz konusu olabilir. (Sigorta şirketinin THY’den ve amcasının oğlunun meclis bünyesindeki sosyal tesislerden aldığı iddia edilen ödüller kamuoyuna yansımıştı) Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ödülü de Süleyman Soylu’nun konuya dair liyakatının, tecrübesinin değil AKP’nin “sağı konsolide etme” hedefine katkılarının sonucudur. Tahminen “Soylu’ya bir Bakanlık verile” denilmiş ve kendisine Çalışma Bakanlığı kalmıştır.

Açık bir biçimde, liyakat ve tecrübe ile değil Saray’ın ihtiyaçlarına yanıt vererek alınan bir görevde kendisinden beklenen sermayenin ihtiyaçlarını karşılamasıdır. Sermayenin ihtiyacı ise –yukarıda da ifade edildiği gibi- daha esnek bir çalışma yaşamı, daha güvencesiz işçi sınıfı ve daha ucuz emektir. Soylu’nun misyonu, daha önceden Ulusal İstihdam Stratejisi ve Orta Vadeli Plan’da yer alan, emeği güvencesizleştirmeği ve değersizleştirmeyi öngören adımların atılmasıdır. Sermaye örgütlerinin 1 Kasım seçimlerinin ardından “İşimize odaklanalım” dediği tam da budur. 7 Haziran’da halkın ortaya koyduğu iradeyla, bu iradenin şiddet ile, savaş ile, kan ile baskı altına alınıp 1 Kasım’da zorla çıkartılan tek parti iktidarına kadar geçen süreyi “kayıp zaman” olarak gören sermaye, emeğe karşı saldırı hamlelerinin başlamasını istemektedir.

64. hükümet programında bu saldırıların ipuçları görülebilmektedir. Programda çok sık geçen “rekabet gücünü artırmak” ve “yatırım ortamını iyileştirmek” ifadelerinin örtük olarak ifade ettiği amaç “İşgücü piyasalarına esneklik sağlayan çalışma biçimlerini iş ve sosyal güvenlik mevzuatına ekleyeceğiz” cümlesiyle alenen ilan edilmektedir. Programda farklı gerekçelerin ardında saklanmış olsa da amaç budur. Kıdem tazminatının iş güvencesi sağlamaktan uzaklaştırılması, “Kıdem tazminatı sisteminde yaşanan sorunların çözümü” gibi muğlak bir ifadenin ardında saklansa da amaç “işgücü piyasalarına esneklik” kazandırmaktır. “Kadınlarımız için iş ve aile yaşamını uzlaştırma politikalarını hayata geçireceğiz” derken de, kulağa daha hoş gelen biçimde “Mevsimlik tarım işçisi kadınlar ile ev eksenli çalışan kadınların sosyal güvenceden daha kolay faydalanmalarını sağlayacağız” derken de süslü ifadelerin ardından çıkacak olan kadınlardan başlayarak esnek çalışmanın yaygınlaşması, Özel İstihdam Büroları olacaktır. Bu bürolara kadın emeğini güvencesiz ve esnek biçimlerde kiralama yetkisi verilmek istenmektedir. “Gençlerin istihdama katılımının önünü açacağız” derken bunun yolunu “Esnek çalışma biçimlerini geliştirerek” diye tarif etmeleri de aynı amaçtan kaynaklanmaktadır.

Süleyman Soylu’nun liyakatına ve tecrübesine bakıp “Bu kadar işi bu Bakan nasıl başaracak” demenin manası da yoktur. Program sermayenin evrensel saldırı gündemidir. Sermaye tarafından yazılmıştır, hükümet tarafından yıllardır ilan edilmektedir. Bu göreve getirilen bakanın düşük profilli olması hiçbir şeyi değiştirmemektedir. Bakana düşen bu saldırı programının hayata geçmesinin yaratacağı olası etki ve pürüzleri yönetebilmektir. Selefi Faruk Çelik’in 13 yılda büyüyen taşeron sorunu karşısında sergilediği “idareci” çizgi, Soylu’nun siyasi kariyerindeki dönemeçlerle birlikte düşünüldüğünde bu konuda zorlanmayacağı açık.

Soyluya düşen sermaye programını hayata geçirmesi için önüne getirilenleri imzalayarak bir yandan da sınıfa “kadro”, “part time çalışma” müjdeleri vererek umudu canlı tutmaktır. Bize düşen ise AKP’nin işçilere dönük vaad bulutlarının ardında yatan saldırı dalgasını gösterebilmek ve emeğin hakları için direnmek!

 

* sendika.org dan alınmıştır