Sidebar

25
Prş, Nis

Basın kurumlarını kapatarak muhalefeti susturmak isteyenlerin aczi, ezilenlerin yok sayılanların “buradayız” diyeceği yaratıcı eylemlerle ortaya çıkacaktır. Artık eylem yapmanın anlamı kendi eylemini duyurmayı kapsayacak biçimde genişlemiştir.

Gazeteci Cahit Mervan, Ocak 2012’de Roj TV’nin Türkiye’nin talebi üzerine Eutelsat tarafından yayınının durdurulduğu günlerde şu anekdotu aktarır: “1999 yılın baharında MED TV'nin ekranını karartıldığı an, stüdyoyu dolduran yüzlerce insan gözyaşları arasında gazeteci Burhan Karadeniz "Şimdi her Kürdün evinden bir cenaze kalktı" der.”

Halkın Sesi Gazetesi'nin 149’uncu sayısında hükümetin Kürt sorununda benimsediği savaş politikalarının bir sonucu olarak Roj TV’nin kapatılması hamlesini değerlendirirken TV kapatmanın bir halk açısından ne anlama geldiğini bu vurucu benzetmeden yola çıkarak değerlendirmiştik. Aradan geçen 4 yılda iktidarın basına yönelik baskı sansür ve zor uygulamaları yeni araç yöntem ve uygulamalarla çeşitlendi. TV ve Radyo kanallarının kapatılması uygulaması ise vazgeçilmez bir yöntem olarak halen benimseniyor.

Olağanüstü Hal İlanının ardından temmuz ayında Cemaatle ilişkisi olduğu gerekçesiyle 45’i gazete, 16’sı TV kanalı, 16’sı dergi, 3’ü haber ajansı, 23’ü radyo kanalı olmak üzere toplam 103 yayın kuruluşlu kapatılmıştı. Ağustos ayı itibariyle hükümet OHAL’in kendine tanıdığı basın kurumlarını kapatma yetkisini evvel ve ezel düşmanı olarak gördüğü sosyalist hareket ve Kürt hareketi için kullanmaya başladı. Önce Özgür Gündem gazetesi kapatıldı ve polis baskınına uğradı, ardından Diyarbakır’da Azadiya Welat gazetesi ve DİHA bürolarına polis baskını gerçekleşti. Bu baskınların yanı sıra Özgür Gündem ile dayanışma göstermek için gazetede birer gün eşgenel yayın yönetmeni olarak çalışan 50’den fazla gazeteci, aydın ve siyasi Eylül ayı içerisinde yargılanmaya başlandı. Gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü Zana Kaya ve Genel Yayın Yönetmeni İnan Kızılkaya ise Ağustos ayından beri tutuklu olarak Silivri Hapishanesi’nde...

Bu sansür ve kuşatma dalgası 26 Eylül’de yayımlanan KHK ile genişledi. Hükümet aralarında İMC TV, Zarok TV, Hayatın Sesi TV, TV10’un bulunduğu 12 TV kanalını, Özgür Radyo ve Yön Radyo’nun bulunduğu 11 radyoyu kapattı. Kapatma kararı sonrası basın kurumları tek tek polis tarafından basılarak mühürlendi. Özgür Radyo’nun kapatılmasına direnen gazetenin 18 emekçisi polis tarafından darp edilerek gözaltına alındı. Kapatmalara karşı çok sayıda dayanışma eylemi düzenlendi.

KAPATILAN MEDYA SESİ KISILAN BİZ

Tüm bu TV ve Radyo kapatılmaları ile 3 bin basın emekçisi işsiz kaldı. İşin bu kısmı basın örgütlerinin, bu iş kolunda örgütlü başta sendikam DİSK Basın - İş olmak üzere basın işkolundaki sendikaların öncelikli gündemi. Fakat bu noktada gözden kaçmaması gereken nokta TV, Radyo ve gazete kapatmalarının ardındaki asıl hedefin kim olduğu. Basına yönelik sansür ancak bu kapatmalarla hedef alınanların sahneye çıkarak hükümsüz hale getirebileceği bir uygulama.

Çünkü kapatılan basın kuruluşları Türkiye’de sesi duyulmayanların sesi olan kurumlar. Herşeyden önce muhalefetin egemen medya tarafından yok sayılan eylem, etkinlik ve sorunlarını gündemlerine alan kurumlar. Dahası kimisi Alevilerin, kimisi Kürtlerin, kimisi kadınların kimisi işçilerin sonuç olarak hepsi de bu ülkede yok sayılan, sesi kısılmak istenenlerin sesiydi. Mikrofonlarını bu kesimlere uzatan, onları stüdyolarına konuk eden yayın organlarıydı. Bu nedenle kapatma kararı hükümetin TV kumandasının power düğmesine basarak muhalefetten kurtulabileceğini sandığı “muhteşem” planının parçası.

İktidar içinden geçtiğimiz teknoloji ve iletişim çağında, TV, radyo kapatma gibi ilkel uygulamalarla aslında aczini göstermektedir. İnternetten canlı yayın yapılabilen, sosyal medya aracılığıyla haber ve bilginin saniyeler içinde yaygınlaştığı bir dönemde basın kurumlarını kapatmak yaşamın ve direnişin bilgisinin paylaşılmasına karşı takılmış bir çelmedir. Ama direnişin sesini duyurmak isteyenler bu çelmeden sonra hızla kalkarak koşuya devam etme imkanına da kararlılığına da sahiptir.

EYLEMİMİZ NE ZAMAN TAMAMLANIR?

Tarihsel olarak basın ve ifade özgürlüğü demokrasinin önemli bir bileşeni olmuştur. Fakat bugün basın ve ifade özgürlüğü aynı zamanda başımızdaki bu zorba diktanın parçalanmasında bir destek unsuru değil, aktif bir çatışma cephesi olarak görülmelidir. Duvar gazeteleri yapıp asmak, belki bir duvar yazısı ya da haberleri duyurmak için yapılacak herhangi bir aksiyon, yaptığımız basın açıklamaları, düzenlediğimiz mitingler, gerçekleştirdiğimiz her türden eylem kadar etkili ve önemlidir. Kendi mahallelerimizde halkın medyasını kurmanın belki de tam zamanıdır. Artık eylemimiz sadece eylem yaptığımız andan ibaret olmayıp onun bilgisini paylaştığımız, varlığını anlattığımız basın yayın çalışmalarını ve duyuruları da kapsayacak biçimde bir anlam genişlemesi yaşıyor.

İktidar elindeki imkanları kullanarak bizi yok etmek istiyor. Sesi duyulmayan, renkleri görünmeyen, varlığı bilinmeyenler haline getirmek istiyor. Kısaca ekranlarımızı karartarak, radyolarımızı kapatarak muhalefetin üstüne bir örtü örteceğine inanıyor. Oysa biz varlığımızı gösterecek “İşte buradayız” diyecek bir mecra bulacak kadar yaratıcı ve becerikliyiz. Şimdi devrimci ve yaratıcı yollar bulmak üzere harekete geçme zamanı.