Sidebar

03
Cu, Nis

Üzerinden tam 24 yıl geçti, kimileri için belki de bir ömür. Sevdikleri Metin’e tam 24 yıldır sarılamıyor, onunla iki lafın belini kıramıyor. Onu döve döve öldürenler, emir verenler çok uzun zaman önce evlerine döndü. Hatta bir kısmı zaten sıcak yuvalarından hiç ayrılmadı bile.


Böylesi şeyler düşünürken aklıma hep İsmail Uyaroğlu’nun ‘İşkenceciye bir soru’ şiiri gelir;

Çocuğun var mı ey cellat?
Öpebiliyor musun onu herkes gibi sen de
Yüzün gölgelenmeden, lekesiz bir sevinçle
Akşamları “iş”ten eve döndüğünde?

Kim bilir? Belki günün ‘yorgunluğunun’ acısını evdeki çocuğundan, karısından, annesinden de çıkartıyordur. Belki de şefkatle kucaklayıp vatanı nasıl kurtardığını anlatıyordur. Katillerin bugün ne durumda olduğu elbette önemli; ama daha önemlisi yeni ‘Metin’leri kaybetmemek için ne yaptığımız. Genç meslektaşlar bilmez, yaşını almış ‘meslektaşlar’ın bir kısmı ise zaten gazeteciliği de hatırlamıyor. Metin’in acısı sadece Fadime Ana’nın, Meryem’in, İbrahim’in değil yüzlerce, binlerce insanın içine düşmüştü. O acıyla doğrulmanın tek yolu ise dayanışmaydı, insanlar birbirine sırtını dayayarak ayağa kalktı. Türkiye’nin dört bir yanından gazeteciler duruşmalar için Afyon’a taşındı. Bırakmadılar davanın peşini.

Hiç unutmam, İstanbul’da yapılacak Habitat toplantısı nedeniyle Taksim abluka altındaydı. Cumartesi Anneleri’ne eylem yaptırmamak için yüzlerce polis İstiklal Caddesi’ni kuşatmıştı. Başlarında ise 16 Mart Katliamı, Hrant Dink suikasti gibi pek çok olayda adını duyduğumuz dönemin İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı Reşat Altay vardı. Bir yandan yolda yan yana yürüyenler gözaltına alınıyor diğer taraftan gazeteciler hedef oluyordu. Gözaltılara karşı çözüm bulundu, kimse yalnız bırakılmadı, gazetesine film göndermek isteyenler grup halinde gitti ve yeniden geri döndü. Gazetecilere yönelik saldırılar arttığında ise kimseye eylem yaptırılmayan İstiklal Caddesi gazetecilerin oturma eylemine tanıklık etti. Çünkü gazeteciler bir ‘can’ daha kaybetmek istemiyordu. Önceleri Kürt illerinden gelen öldürülen gazeteci haberlerini kimse bu kadar yakınında hissetmemişti. Hani hep derler ya ‘İstanbul’a kar yağmadan kış gelmez’ diye. İşte İstanbul’da gazeteciler meslektaşlarını kaybetmenin ne menem bir şey olduğunu anlamıştı.


 
Peki ya bugün? Artık bir Metin daha kaybetmeyiz diyebiliyor muyuz? Bu sorunun cevabı maalesef pek moral verici değil. Dün birbirinin acısını yok etmek için birbirine sarılan insanlar vardı. Bugün ise diğerinin acısına sırtını dönenler var. Acı deyince ille bir can mı yitirmemiz gerekir? Hapisteki onlarca gazeteci pek de kimsenin içini sızlatmıyor, hapse girmemek için yurt dışına gidenlere ‘şanslı’ gözüyle bakılıyor. Hadi hepsini boş verin, Demirören grubu 32 gazeteciyi tazminatlarını dahi ödemeden işten çıkartıyor, yine kimsede ses yok. Herkes, metrobüste ayakta duran yaşlıları görmek istemeyen gençlere taş çıkartıyor. Kimi görmezden gelirken kimileri ise bu durumdan nasıl kârlı çıkarım derdinde.

Dayanışmanın hayat kurtardığı günlerden bugüne gelmemiz elbette hepimizin hatası. Belki de gazetecilerin başkalarına akıl verirken kendisinin örgütlü olmasının önemini kavrayamamasından. ‘Sendikalı oldukları için işten atıldılar’ inancı bir kez daha gazetecilerin sendikalaşma çabasının önünde set oluşturdu. Bu setin ayakta durmasının bir ayağı basın emekçilerinin örgütleri ama diğer ayağı ise o binalarda çalışmaya devam edenlerin “Onlar, biz sendikalı olmadığımız için atılabildi” diye düşünmemeleri.

Keşke geçmişteki dayanışmayı bu günler için hoş bir anı olmaktan çıkartmayı başarabilseydik.