Sidebar

23
Pzt, Eki

Ayşe Düzkan

cumhuriyet’in temsil ettiği, kurucusu mustafa kemal atatürk, kuruluş süreci kurtuluş savaşı olan rejim, tarihi boyunca gördüğü en büyük saldırı karşısında yenik düşmek üzere.

on iki eylül askeri darbesi gerçekleştiğinde disk’e üye işçilerin sayısı 500 binin üzerindeydi, binlerce işçi çeşitli işyerlerinde grevdeydi. disk’in en önemli sendikalarından olan maden-iş’in mücadele ettiği, zaman zaman dize getirdiği mess’in (türkiye metal sanayicileri sendikası) başında turgut özal vardı, özal aynı zamanda dönemin demirel hükümetinin ekonomide istikrar paketi olarak sunduğu 24 ocak kararlarının da mimarıydı. 12 eylül darbesi baskılarla, işkencelerle, idamlarla hatırlanırken şunu gözden kaçırmamak gerek; darbe her şeyden çok bu kararları hayata geçirmek için gerçekleştirildi ve bunun bir parçası olarak ilk adımlarından biri grevlerin durdurulması oldu.

disk’in tüm mal varlığına, arşivlerine, parasına el konuldu, yöneticileri, üye sendikaların yöneticileri hapse atıldı, birçoğu işkence gördü.

bugün birçok sol siyasi yapı güçsüzlüğünü 12 eylül darbesinin verdiği hasarla açıklıyor ve büyük ölçüde haklılar. ama şu da bir gerçek, sistemi değiştirmek üzere iktidarı hedefleyen siyasal örgütlerin böyle bir baskıyı beklemesi gerekir oysa sendikal mücadele veren yapılar için aynı sorumluluk söz konusu olmayabilir. kaldı ki, yasal alanda örgütlenen, örneğin geliri bankada; üyelerinin, yöneticilerinin isimleri resmi belgelerde bulunan bir yapının daha fazla zarar görmüş olma ihtimali de yüksek. öyleyse, bugün başta disk olmak üzere sendikalardan neden örneğin 15-16 haziran’dakine benzer bir mücadele gücü bekliyoruz? (gerçi 15-16 haziran direnişinin adını duyan çoğu genç o gösterilerin ne için yapıldığını bilmiyor, sadece direnişi, cesareti görüyor.) neden sendikaların gücüne, mücadele kapasitesine bu kadar çok şey yüklüyoruz? sonuçta, imkânsızı istemekten başka bir gerçekçilik de mümkün değil mi?

sözüm farklı alanlarda, farklı perspektiflerle sendikal mücadele yürütmeye, egemen sendikal yapılara olan eleştirilerini bir gerçeklikte de ifade etmeye çalışanlara değil. internete bağlı bir bilgisayar başında fazlaca vakit geçirme imkânı bulabilen, bir kısmı “beyaz yakalı” olanlar -ki bu satırları, bu siteyi, internetteki tartışmaları en fazla takip edebilen de onlar- arasında, kritik politik anlarda sendikaların gösterdiği refleksleri yetersiz görenler var. bunların çoğu işkollarındaki sendikalara üye değil. kimisi üye olma gereğini bile duymuyor, “sınıf” örgütlenmesi yapmaya karar verdiğinde de başka araçları tercih ediyor, kimisi de işten atılma endişesiyle üye olmaktan çekiniyor. ama bir fabrika işçisinin, bir belediye emekçisinin, öğretmenin de işten atılma tehlikesi var ve sendika dediğiniz şey üyelerle büyüyor, güçleniyor. yani, sendika dediğimiz örgüt ancak bizden oluşabiliyor. ve bence daha önemlisi şu, sendikaların birincil görevi solun, muhalefetin ihtiyaç duyduğu anlarda sokakta varlık göstermek ya da genel grev yapmak değil, iş güvencesi, iş güvenliği, insanca yaşama koşulları sağlayacak ücret gibi ihtiyaç ve talepler için mücadele etmek… zaten bir genel grev çağrısı ancak sendikal mücadelenin kazançlarıyla sendikalara yönelen emekçilerde karşılık bulabilir. ayrıca, eğer geçtiğimiz yıllarda gerekli sendikal mücadeleyi vermiş olsaydık bugün binlerce kişinin işten atılması karşısında elimiz kolumuz bağlı, ne yapacağımızı bilemez halde kalmazdık.

2010 yılında 1 mayıs’ın artık hem bayram hem de taksim’de olacağını müjdeleyen bir afiş yaptıran akp, 2013’te 1 mayıs’ın taksim’de kutlanmasını yasakladı. malum, yasak sürüyor. taksim yasağı resmi olarak 2010 yılında kalktı ama yasağın fiilen kırılması 2009’da binlerce kişinin, başta biber gazı olmak üzere türlü şiddete karşı mecidiyeköy’den taksim’e yürüyüp alana girmeyi başarmasıyla oldu. 2012’de, taksim’deki 1 mayıs kutlamasında en az 500 bin kişi vardı.

pazartesi günü taksim’e çıkmaya çalışacak arkadaşlarımızın kararlılığını, cesaretini takdir etmekle birlikte bugünün gündeminde 1 mayıs’ın kitlesel olarak kutlanmasının daha önemli olduğunu düşünüyorum. çünkü bugün sınıfın gündeminin birinci maddesi taksim yasağı değil, işten çıkartmalar, kıdem tazminatına yönelik değişiklikler başta olmak üzere acil meseleler var. o yüzden kitlesel, güçlü bir “hayır” bence daha önemli.

taksim ilk kez yasaklanmıyor, her seferinde yüz binler taksim’de bir araya geldik. pazartesi bakırköy’de yüz bin kişi olalım, bir gün taksim’e yine çıkarız. 

 30 Nisan 2017 - www.artigercek.com

konuştuğumuzda hep “mitinge bomba atıldı” diyorduk, sadece bir kişi, s., “bizi bombaladılar,” cümlesini kurabildi. bizi bombaladılar!