Sidebar

19
Prş, Eyl

Cezaevi bilmediği yer değildi.

Mahpushane, yeniden ‘geç’ yaşında inse de hayatına “şaşkın ve üzgün değil”, hiç değildi.

Yıllarca ‘İçeriden’ mektupların ‘Posta Kutusu 253’ü olurken, başka bir coğrafyada yaşamayı düşünmedi.

‘Kaçma şüphesi’ olmayanlardandı.

Yol arkadaşının deyimiyle Kürt basınındaki varlığı ‘yanında’ değil ‘içeridendi’.

Hüseyin Aykol, 68 yaşında yeniden hükümlü gazeteci…

Ömrünü adadığı yayın faaliyetleri sadece gazetecilikti.

“Güzel şeylerin bedeli mutlaka vardır’ derken hamaset yapmıyor, ciğerini bildiği devletin geleneğini hatırlatıyordu.

Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Özgür Gündem’in eski eş genel yayın yönetmeni Hüseyin Aykol, kesinleşen 3 yıl 9 ay hapis cezası nedeniyle şimdi Sincan Cezaevi’nde.

Ömrünün son 15 yılında cezaevlerinden gelen mektupları derledi. Kimi haber konusu oldu, kimi de insan hakları raporlarına girdi.

Hiç yılmadı cezaevlerindeki ihlallerin dışarıdaki sesi olmaktan…

‘İçeriden’ köşesi kapatılsa da ısrarla “mektupları göndermeye devam edin” dedi.

Adresler paylaştı cezaevlerinin; belki birileri kitap göndermek ister diye…

Şimdilerde kendisinin volta attığı Sincan Cezaevi’ndeki hak ihlallerini duyurdu üşenmeden, fikri takiple…

Tacize varan üst aramalarını, verilen hücre cezalarını, disiplin cezalarını yazdı.

Avlu kapısının normalden şiddetli kapatılmasına irkilince ‘Allah kahretsin’ diyen mahpusun etkinliklerden men cezasını, bir telefon görüşmesinde ailesinin hoparlörü açması üzerine telefon yasağı getirilen başka bir mahpusu yine o duyurdu.

Çünkü bilmediği yer değildi cezaevleri…

Öğrencilik yıllarında tanımıştı işkenceyi, görüş günlerini…

Sessizce gitti cezaevine…

Öyle mağrur, öyle sıradanlaştırarak…

Gerideki 63 davayı, gazeteciliğin nişanesi olarak taşıyarak

‘Bugünler de geçecek’ diyebilecek kadar kalenderdi. Çünkü biliyordu Ape Musa’nın bir şiiri nedeniyle idamla yargılandığı bir coğrafyada yaşadığını.

Gazeteci arkadaşları öldürüldü, çalıştığı gazete bombalandı. Çalışma arkadaşları sürgün oldu.

Bildiği ve inandığı gazetecilikte ısrar etti.

Kapatılan her gazetenin ardılı yeni gazeteye dört elle sarıldı.

Duyurularındaki heyecan ele veriyordu onun inadını.

Manisa Salihli’de doğan Hüseyin Aykol’un ‘susturamayacaksınız’ kitabında gizli inadı.

Yoksa nasıl 3 bin gazeteci adayını sığdırır bir insan ömrüne…

Renkli gözleriyle ‘çakmak çakmak’ bakışı müstehzi ve olgun Hüseyin Aykol, gazeteciliğin ‘devletle’ sınavında hep ‘güçsüzden’ yana oldu.

Başına gelenleri göğüsleyen sakin bir gazetecilikti onunkisi…

68 yaşındaki bir gazetecinin sakinliğinden ancak ders alınabilir.

Çünkü biliyordu ne tek ne ilkti kendisi; ne de son olacaktı.

 

Candan Yıldız

(Bu yazı 23 Temmuz günü Yeni yaşam'da yayınlanmıştır)

Arkadaşımızı ardımızda bırakırken, onun eğilmeyen tavrını zihnimizde taşıyarak geleceğiz o duruşmaya.  Sözümüz var O’na:  “Ahmet çıkacak yine yazacak” diye.

Ahmet’ten söz ediyorum.  İçindeki varoluşsal tutarlılığı cesaretiyle sürdüren bir gazeteciden. Ahmet bir kahraman değil,  yalanın iktidarında gerçekleri söylemeye yeminli bir beşer.  Gücü, hakikate olan inancında, bunu ısrarla söylemesinde.

Karar açıklandıktan sonra Ahmet Şık’ın bir şey söyleyeceğini anlayan duruşma salonundaki kalabalığın alkışlarını birden kesip, kulaklarını, yüreğini ona yöneltmesinin sırrı da burada. Bir cümle;  umuda dair, yenilmediğimize dair bir sözdü beklenen.  Yoksa neden herkes birbirini “Bir dakika Ahmet konuşuyor” diye uyarsın.

Ahmet’in “Buradan çıkan karar diyor ki size diz çöktüreceğiz. Bütün zorbalar, bütün tetikçileri, bütün kurumları ve kişileriyle bu alçak ve haysiyet yoksunu organize kötülük elamanları bilsinler;  bugüne kadar anne ve babamın eline öpmek için eğildim. Bundan sonra da öyle devam edeceğim”  sözlerinden sonra yarım kalan alkışın devam etmesi, sloganların atılması o salondan cesaretle ve moralle çıkabilme arzusunun dışa vurumuydu. 

Çünkü Ahmet, “İtham ediyorum!” diyen mahkeme konuşmasında, hakkındaki iddialara yanıt vermek yerine, toplumsal karşılığı olan bir fikri dile getirdi. Kandırıldık diyenlere hiç inanmayanların düşüncelerini. Ahmet Şık, adliye koridorlarına, ya da hukuki savunmalara sığamayacak bir içerikle, kibrin, yalanın, kaba gücün tek sesli korosu ile hesaplaşma cesaretinin tercümanı oldu.

Egemenin ithamına karşı savunduğunun haklılığına olan inancın esir alamadığı zihinsel berraklığın yaydığı katmanlı mesaj, çeşitliliğe sahip dışarıdaki kalabalıkla buluşabiliyorsa eğer, orada Ahmet Şık’ın temsil ettiği değerlerin payı büyük.

5 gün boyunca terk edilmeyen duruşma salonu, terk edilmeyen adliye koridorları, terk edilmeyen meydan,  terk edilmeyen moral, terk edilmeyen dayanışma gücünü, hakikati haykırma iştahının bastırılmışlığından alıyordu.  Bunu dillendireni de seviyoruz ez cümle.

Edward Said Entelektüel kitabında der ki; “ Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, şovenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkarma törenlerine rağbet etmek bir entelektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır”. Memlekette bunlardan çok olduğu için, hakikatle ilişkisini aşkla kuranların estiği rüzgar tabii ki daha etkili oluyor.  Ahmet’in mesleğine olan aşkı bükülmeyen içeriğe sahip.

Ahmet’in “Tutukluluk haline devam” cümlesinin ardından yaydığı kararlı duruş iyi gelse de arkadaşını ardında bırakmanın o kocaman anlamı sarıyor insanı yine de.  Sahip çıktıklarına sahip çıkmanın inancı taşınsa da mesleki çürümeye da teşmil edilebilecek Arkadaş filmindeki o replik düşüyor aklınıza. Zira Ahmet’lerin dört duvar arasında olmasında payı olan meslektaşlar, Yılmaz Güney’in “kölesi” olduklarımızı hatırlattığı filmi hala güncel kılıyor. Ne diyordu Arkadaş filmin de “Şapkalı A’lı Azem”;

“Bu tokatın hesabını mutlaka bir gün soracağız, mutlaka!”… 

11 Eylül’deki duruşmaya iddianamede beyanları olan Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışan gazeteciler tanık olarak çağrılacak. Bir yüzleşme belki de…

Arkadaşımızı ardımızda bırakırken, onun eğilmeyen tavrını zihnimizde taşıyarak geleceğiz o duruşmaya.  Sözümüz var O’na:  “Ahmet çıkacak yine yazacak” diye.

'İçeride' gazeteciler olduğu sürece, 'dışarıdaki' gazeteciler, gazeteciliğin yargılanmasına gübre taşıyanları da hatırlayacaktır.

Yapısal değişikliğin adım adım tamamlandığı “Yeni Türkiye”de hukuk rejimi “Tek”liğe rücu ederken, “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte…” suç tanımı, gayya kuyusu işlevi ile bu toprakların evrensel birikimini  yutuyor.

“Millet” tanımına giren yüzde 50’nin dışında kalanların itirazları nasıl ki suç olarak gösteriliyorsa, yandaş medya tanımı yerine özdeş medya tanımını hak eden televizyon ve gazetelerin dışında gazetecilik yapanlar da aynı muameleyi görüyor.  Bu bağı kurabilenlerin ağırlıkta olduğu bir kalabalıktı Cumhuriyet Gazetesi davasını takipçileri.

En kaba haliyle ortadan ayrılmış iki toplumlu Türkiye, başka emsal davalarda olduğu gibi Cumhuriyet Gazetesi davasında da ahvalini görebiliyor. İhbarcılık mekanizmasının kadimliği bir yana, esnafın, muhtarların muhbirliğe koşulduğu cari durumda, bu davanın iddianamesine bakarken unutulmaması gerekenler var.  Bazı gazete çalışanlarının, gazeteciliğin yargılandığı iddianamede “tanık” sıfatıyla yer alması,  en hafifinden durumdan “çıkar” devşirme, en ağırından ise “mesleğini hançerleme” olarak yorumlanabilir. Zira haber kaynağını açıklamamak, açıklamaya zorlanmaya itiraz etmek nasıl en temel meslek etiği ise, böylesi bir iddianamede yer almamak da aynı etiğin bir parçasıdır.

Cumhuriyet Gazetesi yönetici ve çalışanlarının gözaltına alınmasından iki ay önce ( 22.08.2016) İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade veren Cem Küçük’ün beyanlarının yer aldığı,  “FETÖ” üyeliği ile yargılanan bir savcının bir dönem soruşturmasını yürüttüğü bu dosyada “tanık” olarak yer almak, bireysel beka içinse eğer, mesleki bekanın ahvaline dair bir fotoğraf veriyor bize.  Aynı iddianamede yer almanın “zül” sayılmadığı yarılmada gazeteciliğin payına da bu düştü.

Cem Küçük’ün “…Yine PKK lehine çok ciddi yazılar bu gazetede çıkmaya başladı. Yayın politikası Türkiye Cumhuriyeti hükümetini zor durumda bırakmaya yönelik olmaya başladı” beyanıyla, gazetenin muhabirlerinden ve aynı zamanda sendika yöneticisi Ali Açar’ın “… bir Atatürkçü olarak kendisinin de PKK ve özellikle Kandil haberlerinden rahatsızlık duyduğu”  beyanı arasında,  KHK metinlerinin meşhur kelimesi ile anlatırsak bir “iltisak” bulunabilir mi?

Sansürün kaldırılışının yıldönümüne denk gelen Cumhuriyet Gazetesi davasında, özetlenmiş hali ile okunan iddianamenin bütününde tarihe düşülecek çok not var.  Hayat unutturmuyor zira. “İçeride” gazeteciler olduğu sürece, “dışarıdaki” gazeteciler, gazeteciliğin yargılanmasına gübre taşıyanları da hatırlayacaktır.

Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla hayatımıza daha da giren “Arşivler unutmaz” dili değil kastettiğim.  Gazetecilik unutturmuyor. Cumhuriyet’in yayın çizgisinin yargı konusu yapıldığı bir davada manşetleri, haberleri suç olarak görmek, gazeteciliğe dair “Tekçi” anlayışın bir tezahürü. 

Ağır dönemlerin saflaştıran etkisi gazeteciliği ve gazetecileri de sınıyor. Cumhuriyet Gazetesi davası bu açıdan meslek içi bir hesaplaşmayı da barındırıyor. Mesleki olarak hangi değerlerin, ilkelerin safında yer alacağız?  Yağmurdan Önce filminin meşhur repliği  “Gökyüzüne bak.  Yağmur yağacak!”taki gibi; ya çamura bulanacağız ya arınacağız.